3 Eylül 2025 Çarşamba

Mevlid Bizim Neyimiz Olur?

Kandilin verdiği duygu yoğunluğunun etkisiyle Google haritalara girmiş, Süleyman Çelebi'nin türbesi civarında geziniyordum. Fotoğrafın birinde, türbenin de içinde bulunduğu külliyenin hemen önünde bekleyen E12 numaralı sarı bir otobüs duruyordu. Bursalılar bilir. E12 sizi üniversite kampüsünden alır, yüküne daha büyük bir kalabalık kata kata Çekirge sırtlarından Siteler'e yollanır. Armutlu Meydanı'nı gördünüz mü bilirsiniz ki sizi önce minyatür gövdesiyle Lâmiî Çelebi Camii karşılayacaktır. 
Sabah 8.00 dersinde Lâmiî'nin Bursa Şehrengizi'ni işlemişsinizdir. Uykunuzu çalan şehrengize hiç de sinirlenmeden Yeşil Külliye'nin nakışçısı Nakkaş Ali'nin Çekirge betonarmeleri arasında boğulan bu şair torununa duyduğunuz s
evgiyle, cami tabelasına tatlılıkla bakarsınız. Çok değil, bir durak sonrası da Süleyman Çelebi türbesidir zaten. Garezle marezle uğraşamazsınız. Otobüsün, külliyenin yerleşkesi boyunca geçeceği o on saniyelik süre içinde, içinizden tekrar edeceğiniz Mevlid beytini acil arayıp bulmanız lazım!

“Ger Muhammed gelmeyeydi âleme. 
Tâc-ı izzet irmez idi âdeme” 

(Eğer Muhammed âleme gelmemiş olsaydı,
İnsan şeref bulup yücelik tacını giymeyecekti.)

Oh, tamam. Tamam da, bugün de Fatiha yollamayı unuttunuz. Dert değil! Yarın yine geçeceksiniz nasılsa bu yoldan.
"Aman ne diye unutursun her seferinde! Ziya Paşa olsa unutmazdı." Aklınıza, bir dönem Paşa'nın Defter-i A'mâl'inde okuduğunuz bir çocukluk anısı geliverir:

Galata kâtibi Erzurumlu babası, küçükken Kayserili şiir meraklısı bir lalaya, 55'indeki İsmail Ağa'ya emanet eder oğlu Ziya Paşa'yı. Yazacağı ilk şiir ödevini, bir gece değirmen taşının başında birlikte bulgur öğütürlerken alır: Mademki şiire hevesi vardır, önce yazacağı nazım yomlu (uğurlu) olsun diye Peygamber'e bir na't yazacak, redifleri de "yâ resûlallâh" olacaktır. O geceyi masa başında sabah eder küçük Ziyaeddin. Redifleri nakış gibi dizmişse de "anlam hiç aklına gelmez". Laladan yarım bir aferinle geçer ödevi. Kullandığı aruz kalıpları şiirde üstlerini başlarını çekiştirerek oturmakta, kelimeler lalanın yüzüne "dargın öküz gibi bakmakta"dırlar.

Zannediyorum ki Ziya Paşa o gece, kendi fâilâtünlerini Süleyman Çelebi'ninkilere kıyasla küçük, müstefilünlerini yaşına göre büyük bulmuştu. Muhtemel ki Lebib Efendi Konağında pişerek Londra'da rüşdünü ispat etmezden, süren yazı kariyerinde Peygamberi adına birçok methiyeler, na'tlar dizmezden, adının yanına henüz bir Paşa konmazdan ve nihayet Terkîb-i bend şairimiz olarak anılmazdan evvel okumuştu Süleyman Çelebi'yi. Okumamışsa bile ahalinin doğumundan ölümüne, sünnetinden düğününe eşlik eden bu metni bir felaket veya bir saadet kapısının eşiğinde muhakkak dinlemiş, Anadolu topraklarında doğan her Türk gibi hayat yolunun çok başında duymuştu. Mevlidlerden mevlid beğeniyor, Küçük Asya'nın birçok asırlık belaları arasından başını uzatıp kendi zamanına ulaşmayı başaran bu Bursa doğumlu Mevlid'i bir başka seviyordu. 
İyi biliyordu; Bursa tekfurdan kalma çehresini yavaş yavaş Müslümanlığa çevirirken bu yeni yüz, bir yanıyla Orhan ve alplerinin yiğitliğinde, diğer yanıyla İmam Süleyman'ın rediflerinde şekilleniyordu.

Süleyman Çelebi yaşı 60'ına varırken, ömrü tamam olurken bitirdi Mevlid'ini. Yani Ziya Paşa ilk çocuk yaşında büyürken, Çelebi ilk ihtiyarlıkta ölürken övdü kutlu Peygamber'ini.

Bu metni Ziya Paşa için bu kadar güzel yapan Mevlid'in hangi faslı, hangi bahri inanın bilmiyorum. Ama Paşa'yı, kendisiyle Süleyman Çelebi arasındaki bu kariyer tezadına gülümserken, tatlı bir kıskançlıkla kendisine ilham yardımına koşsunlar diye ezberindeki Gevherileri, Aşık Ömerleri dürterken görecek gibi oluyorum. 

Zaten şöyle diyor Paşa Türkçenin bu kurucu metni için:
Dört yüz seneden beri efâzıl
Bir söz demedi ana mümâsil
Bilmem ne sühandır ol sühanlar
Âşüfte olur hep işitenler 

(Dört yüzyıldır bilginler, ona benzer bir söz söylememiştir. O nasıl bir sözdür ki, işiten herkes mest olur.)

9 Nisan 2023 Pazar

A Praise to an Ancient Beauty


    Bundan bir yıl kadar önce, mensubu olduğum din içerisindeki iradem ve eylemlerimin temeli ağırlıklı olarak isimleri zamana direnen 'heybetli', vakur bilginlerin köklenen söylemlerine kurulu; İslam'ın bir ayağı eşikte bir kiracısı gibi yaşıyorken ben, bu durumdan öyle pek de şikayetçi görünüyor değildim. Birileri benim için ağır iş yükünü sırtlanmıştı. Ne İslam'ın yüzyıllar önceki soylu mirasçıları gibi Kuran'a ait bir kelimenin kök harflerini sağlamlamak için çölleri aşmam ne de sırf Kuran'ın sahip olduğu o eski saf, katıksız Arapça’nın korunmasında rol alabilmek için şehrimi ve şehre dair her şeyi bırakıp bedevî yaşamı kuşanmam gerekmiyordu. Bu kârlı iş bölümünden yarı memnun, kendime vitrinden asgarî birkaç zarif pratik seçmiş (namaz ve tesettür), orta bir yol tutturmuş ilerliyordum. 

Geçtiğimiz yıldı. 2022 Ramazanına birkaç gün kalmıştı. Bir gün YouTube başındayım. Öğrendiğim diller arasına bir üçüncüyü ekleme fikriyle (o sıra Arapça düşündüklerim arasında son sırada bile değil) bakınıyor, kelimenin tam anlamıyla 'öylesine' geziniyorum. Kafam dağınık. İnisiyatif alıp başlamak inanılmaz zor; müfredatın önemini kavrıyor, yeni bir dilin kapısından o ilk bağlayıcı adımı atmadan kaçamak bazı kaynak yoklamaları yapıyorum. Aklıma daha çok bir hatip olarak tanıdığım Nouman Ali Khan geliyor bir anda. Hiç öyle enini ardını düşünmeden dümdüz "Nouman Ali Arabic" yazıyorum. Ve bugün, bu aratışı bundan tam bir sene sonra, şimdi durduğum noktada hayatımın en talihli YouTube araması olarak göreceğimden habersiz, yazılanı entırlıyorum. A! Ekranda büyükçe bir Dream Program yazısı.

- “Bi beş dakika bakiim.” 


Playlistin ilk dersi başlıyor, ben "bi bakıyorum". 


- “Allah Allah, aynı zamanda öğretmen miymiş?” 


Tüm lisans hayatım boyunca biriktirdiğim hiçbir öğrenci-öğretmen deneyimine benzemeyen bir şey vardı bu sınıfta, daha ilk dakikalarda çözüyorum. Yeniydi. Öğrenci reflekslerim bunu anlamakta gecikmemişlerdi. "Hayal Programı, Kuran Dili: Yeni Bir Yaklaşım (The Quran's Language: A New Approach) "dı adı. Adından da anlaşılacağı üzere, geleneksel öğrenim kalıplarının çok ötesinde, yeni bir öğretim stratejisi ile geliştirilmiş farklı bir müfredat izleyen İngilizce bir programdı. Arapça ve dolayısıyla gerçek Kuran serüvenim işte böyle, uzaktan oldukça önemsiz görünen bahtlı bir tık ile başladı. Öyle güzel bir yıldı ki geçirdiğim, geçen aylarla Arapça benim için mümkün her alanıma sinen tuhaf bir üretkenlikle beraber koca bir 'internal discovery & reunion'a dönüşmüştü. Yaşadığım öyle çok 'aha moment' oldu ki. 


Ursula Le Guin’in, adını Virginia Woolf'dan ilhamla koyduğu "Zihinde Bir Dalga" adlı kitabında görmek ve işitmek üzerine söylediklerini hatırlıyorum: "Pencerenizin karşısında bir dağ var diyelim. Dağı görüyorsunuz. Gözleriniz değişimleri haber verir, dağ kışın karlıdır, yazın kahverengi, ama esas olarak sadece dağın orada olduğunu haber verir. Manzaradır bu. Ama dağın sesini duyarsanız, o zaman bir şey yaptığını bilirsiniz."  Anlamıştım ki benim penceremin karşısında da koca bir vahiy dağı uzanıyordu. Ama hep izlemiştim onu. Uyguladığım pratiklerle ara ara çiçekleniyordu. Her ramazan belki biraz daha yeşilleniyordu ama sonuçta duruyordu. Vahyin işitmekle yakın bir ilgisi vardı biliyordum. Ama hiç gerçekten dinlemiş miydim? Cevap evetse bile dinleme girişimlerimin ara bulucusu daima Türkçe çevirilerdi. 'Çeviri' adını verdiğimiz bu ihtiyar elçi olanca iyi niyetine rağmen öncelikli olarak hep başka milletin dilini konuşuyordu neticede. Her geçen gün bir başka yorgun çeviriye rastlıyordum. Özü ıskalamakla kamburlanan; halsiz, tembel çeviriler. Eh olsundu. Vesikaların zirveler çağına ulaşmayı başarmıştım. Elimde bu çağa içkin ilahi bir dinî ve estetik bir vesika olması fikri bile tek başına muhteşemken alt tarafı iş başa düşüyordu. Ve ben tüm bunları bugün adına Klasik Arapça dedikleri bu yıllanmış, antik güzele borçluydum. 


 

25 Ekim 2021 Pazartesi

The Book of the City of the Ladies - Kadınlar Kenti Kitabı

  “Pisan, şehrini inşa ederken, tarih boyunca yaşamış olan birçok ünlü kadını şehrin duvarları ve evleri için birer yapı taşı olarak kullandığı gibi, tezinin de yapı taşları olarak kullanıyor.“ Böyle söylüyor kaynaklar The Book of the City of the Ladies için. Kadınlar Kenti Kitabı, ironik bir kadın ütopyası. Epey "alay"lı. 14. yüzyıl Avrupa'sının ilk profesyonel kadın yazarı olan Pisan, siyaset ve siyasi ahlak, şövalyelik, savaş sanatı, kadınlar, kadınlara yönelik ayrımcılık ve eşitsizlik üzerine yazan bir toplum eleştirmeni ve filozof. Jean de Meun'ya ait 13. yüzyıl tarihli bir Ortaçağ Fransız şiiri olan Roman de la Rose ve Matheolus’un Lamentations adlı eserlerine birer cevap olarak tasarlanan bir düşülke burası. Akıl, Adalet ve Fazilet (Reason, Justice and Rectitude) adlarını verdiği üç kadın, aynı zamanda anlatıcı da olan Pisan’ın yardımıyla kendilerine bir şehir kuruyorlar. Yapısı “Hafıza Sarayı” (Method of Loci) biçiminde olan kitapta zihin, odalardan oluşan bir saray olarak düşünülüyor ve her odada başka bir bilgi, hatıra ve görsel tutuluyor. Pisan da kitabını bu yapıda inşa ederek gelecekteki kadınların geçmişteki hemcinslerinin ne kadar güçlü olduklarını anımsamalarını istemiş. Ömrümce arkadaşlıklarında bulunduğum ve bulunacağım tüm kadın dostlarımın tanışmasını istediğim bir isimdi Pisan. Şimdi, tüm dünyada ve ülkemiz özelinde kadınlar olarak tüm o sakalı gölgesindeki "ağırbaşlı bilginlere" karşı verilen bu kimlik uğraşında yön tayinimi netleştirebilmek üzre, fırsat buldukça seri halinde çevirip yayınlayacağım bu kıymetli ve benim için biricik metnin ilk parçasını sunuyorum böylece. Keyifli okumalar.

___________________________________________________________




İLK BÖLÜMÜ KİTABIN NEDEN VE HANGİ AMAÇ UĞRUNA YAZILDIĞINI İZAH EDEN KADINLAR KENTİ KİTABI BURADA BAŞLIYOR 


 Bir gün, etrafım her türden kitaplarla çevrili çalışma odamda tek başıma otururken, müzmin alışkanlığım olan edebiyat araştırmalarına kendimi verdiğim sırada, üzerlerinde epeydir çalışmış olduğum muhtelif yazarların ağır fikirleri üzerinde uzun uzun kafa yoruyordum. Böyle çözümü zor soruları bir yana bırakıp hafif şiirler okuyarak rahatlamaya karar vermişken kitabımdan başımı kaldırdım ve bu fikir eşliğinde küçük bir kitap aradım. Tesadüfen elime, bazı diğer kitaplarla birlikte verilmiş ama bana ait olmayan bir garip kitap geldi. Kapağı açıp da baş sayfada Matheolus'a ait* olduğunu gördüğümde gülümsedim, çünkü bu kitabı daha önce hiç görmemiş olsam da diğer birçok kitapta olduğu gibi kadınlara saygıyı konu ettiğini sıklıkla duymuştum. Kendimi oyalamak adına biraz karıştırabileceğimi düşündüm. Akşam olduğundan, hünerli annem biraz canlanayım diye yemeğe inmem için seslendiğinde pek uzun süre okuyor sayılmazdım. Bir sonraki gün göz atmak niyetiyle kitabı bıraktım. Ertesi sabah, alışıldığı üzre yine çalışmalarımın başına otururken Matheolus'un bu kitabını inceleme isteğimi hatırladım. Okumaya başladım ve az bir süre ilerledim. Çünkü yalandan hazzetmeyenler için nahoşluğunu, erdem ya da görgü geliştirmede bir faydasını göremeyişimi, söylem ve tema bütünlüğünden yoksunluğunu düşünerek ve oraya buraya şöyle bir göz gezdirdikten ve sonunu okuduktan sonra, dikkatimi daha yüksek ve yararlı çalışmalara yöneltmek emeliyle kitabı yere koydum. Daha kitaba ilk bakışta, yetkinlik yönünden hiçbir ağırlığı olmamasına rağmen bu kadar çok farklı erkeğin -ve aralarında eğitimli erkeklerin- nasıl oldu da hem konuşmalarında, hem bilimsel çalışmaları ve yazılarında, kadınlara ve kadın davranışlarına karşı bunca kötü hakareti dile getirmeye böylesi meyilli olduklarını merak eder oldum. Sadece Matheolus değil, (kaldı ki bu kitabın kötü bir ünü vardı ve hiciv amaçlı yazılmıştı) daha genel bir biçimde, tüm filozofların, şairlerin ve hatiplerin eserlerine dayanarak bu yargıya varıyorum; -burada tümünün adlarını saymak hayli zaman alır- görünen oydu ki hepsi bir ağızdan konuşuyordu. Hepsi kadın davranışının her türde ahlaksızlığa mütemayil ve yine bu ahlak bozukluğuyla dolu olduğu fikrinde birleşiyorlardı. Bu meseleler üzerinde derinlemesine düşünürken yaradılıştan bir kadın olarak kendi karakterimi ve davranışlarımı yoklamaya koyuldum. Benzer şekilde sıkça arkadaşlık ettiğim prensesler, asil hanımefendiler, orta ve alt sınıfa mensup olan ve kendilerini adil bir tarafsızlıkla ve vicdanım rahat biçimde yargılayacağımı umarak bana dostane, en mahrem ve derin düşüncelerini açan diğer kadınları hesaba katarak bunca muteber erkeğin beyanlarının doğru olup olamayacağını düşündüm. Ne kadar süre boyunca bu sorunla yüzleşmiş ya da meselenin en derinine ne kadar inmiş olursam olayım, söylenenleri kadın karakteri ve onun doğal davranışlarıyla kıyasladığımda tüm bu iddiaların nasıl doğru olabileceklerine bir türlü akıl sır erdiremedim. Fakat yine de bunca ünlü adam, görünüşte her konuda sağgörü, böylesi derin ve büyük feraset sahibi öyle vakur bilginlerin bu kadar sık yanılmış olabileceklerine ihtimal vermeyerek -ki, yazarı kim olursa olsun daha sonuna kadar dahi okumadan kadınlara dil uzatan birkaç paragraf ve belli bölümler içermeyen bir ahlak kitabı hemen hemen yoktu-  fikir yürütmelerim kadınlar aleyhine hararetlendi. Kısacası, tek başına bu sebeple, basitliği ve cehaletinden dolayı idrakimin kendi büyük kusurlarımı ve aynı şekilde diğer kadınların hatalarını algılamamış olmasına karşın, sorunun tam da bu olduğu sonucuna varmıştım. Ve bu sebeple kendi hislerim ve bildiklerimden çok başkalarının hükümlerine güvendim. Öyle uzun süre bu düşünceler silsilesine saplanmıştım ki, sersemlemiş gibiydim. Tıpkı fışkıran bir kaynak gibi birbiri ardına hatırladığım bir dizi otorite (adam), bu konu hakkındaki görüşleriyle birlikte zihnime doluştu. Ve en nihayetinde karar verdim ki, Tanrı kadını var ederken aşağılık bir yaratık vücuda getirmişti ve bu kadar saygın bir sanatkarın, söylediklerine göre her türlü fenalık ve ahlaksızlığın aracı olduğu kadar sığınağı ve meskeni de olan nasıl böyle adi bir eser ortaya koymaya tenezzül etmiş olabileceğine hayret ettim. Aklımda bu düşüncelerle, kalbimde fevkalade bir mutsuzluk ve hüzün yükseldi zira tabiatımız bakımından hilkat garibeleriymişizcesine kendimden ve tüm kadın cinsinden nefret ediyordum. Ve ağıtımda dilimden şu sözler döküldü:  


Ah, Tanrım, bu nasıl olabilir? Çünkü inancımdan sapmadığım sürece, senin sonsuz bilgeliğinin ve noksansız merhametinin değersiz bir şey yaratmayacağından asla şüphe etmemeliydim. Sen bizzat kendin, kadını özel bir biçimde yaratmadın mı? Ve o günden bu yana, senin rızanı kazanmak için gerekli olan temayülleri ona sen vermedin mi? Nasıl olur da sen, herhangi bir şeyde hata etmiş olabilirsin? Oysa kadınlar adına hükmedilen, karar verilen ve neticelendirilen tüm bu suçlamalara bir bak. Bu nefrete nasıl bir anlam yüklemeli bilmiyorum. Eğer durum böyleyse, adil Tanrım, ve sahiden kadın cinsi bir dizi menfurlukla doluysa, bizzat sen her meselenin sabit oluşunda iki veya üç tanığın ifadesinin güvenilirlik verdiğini söylüyorsan**, ben de bunun doğru olduğundan neden şüphe etmeyeyim? Tanrım, yazık. Neden dünyaya erkek olarak gelmeme izin vermedin? Böylece tüm eğilimlerim sana daha iyi hizmet etmek üzre olurdu ve hiçbir şeyde yolumu şaşırmadan erkeklerin olduğu söylendiği kadar kusursuz olurdum. Ama lütfun bana uzatılmadığına göre, hizmetindeki ihmalimi bağışla. Ey adil Tanrı, bu seni üzmesin, çünkü efendisinden daha az armağan alan kul, onun hizmetinde daha az yükümlü olur. Yakınmalarımda bunları ve bundan çok daha fazlasını uzun bir müddete tekabül eden kederli tefekkür vakitlerimde açtım Tanrı'ya. Kendi aptallığımda yeryüzünün en talihsiziydim çünkü Tanrı beni bu dünyada bir kadın bedenine yerleştirmişti. 




BURADA CHRISTINE, BİRDENBİRE ÜÇ KADININ NASIL BELİRDİKLERİNİ VE EN ÖNDE OLANIN İLK SÖZÜ ALARAK ÜZÜNTÜSÜ KONUSUNDA ONU NASIL RAHATLATTIĞINI TASVİR EDİYOR 


   Bu acı veren düşüncelerle son derece meşgulken kafam utançla eğildi, gözlerim yaşla doldu, ellerim kolçağın topuzuna yaslanmış bir halde birden güneşmiş gibi görünen bir ışık demetinin kucağıma düştüğünü gördüm. Sanki uykudan uyanmışçasına ürperdim çünkü güneşin o saatte üzerine ışıyor olamayacağı bir gölgede oturuyordum. Sonra ışığın nereden geldiğini görmek için kafamı kaldırdığım sırada önümde ayakta duran taçlı üç kadın gördüm. Aydınlık yüzlerinin görkemi üzerime ve tüm odaya baştan aşağıya saçıldı. Hal böyleyken kimse bana şaşırıp şaşırmadığımı sormazdı çünkü kapım kapalı olmasına rağmen yine de içeri girmişlerdi. Bir çeşit hayaletin beni saptırmak ve büyük bir dehşetle doldurmak için geldiğinden korkarak alnımda haç çıkardım. 

Üçünden ilki gülümsedi ve konuşmaya başladı***: Sevgili kızım, korkma, sana zarar vermek veya seni tedirgin etmek değil, teselli etmek için geldik çünkü ıstırabın merhametimize takıldı. Biz seni, türlü acayip fikrin tesiriyle kesin olarak bildiklerinden kaçınmana ve bilmediklerin, görmediklerin ve tanımadıklarına inanmana yol açarak kendi idrakini kör eden cehaletinden kurtarmaya geldik. Defalarca kendisine kadın olduğu söylenerek kendisiyle dalga geçenlerden ötürü kadın kılığıyla uyuyan ve kimliğinin katiyetinden çok başkalarının yanlış beyanlarına zorlanmadan inanan şu kaba tiyatrodaki aptala benziyorsun. Aklı başında kızım, tüm idrakını mı yitirdin sen? Has altının ocakta test edildiğinde değişime uğramayacağı ve gücünün azalmayacağını, ne kadar çok dövülmüş ve farklı şekillerde işlenmişse o kadar saflaşacağını unuttun mu? En iyi şeylerin en çok tartışılan ve konuşulan şeyler olduğunu bilmiyor musun? Fikirlerden veya göksel maddelerden oluşan gerçekliğin en yüce biçimi sorusunu, asıl hakikati ele almak istersen eğer düşün ki bugüne dek yaşamış olan ve kendi cinsin aleyhine taraf olduğun en büyük filozoflar, fikirlerinin yanlış ve gerçeğe aykırı olup olmadığı meselesini hiç çözebilmişler mi? Ve yine aynı filozofların, tıpkı Aristo’nun Plato ve diğer filozoflarla benzer şekilde konuştuğu ve  fikir eleştirisi yaptığı Metafizik adlı eserde görmüş olduğun gibi nasıl çeliştiklerinin ve birbirlerini nasıl tenkit ettiklerinin farkına var. Ve dahası, Doğa ve Ahlak Felsefelerinin en yüksek seviyelerine erişen ve felsefenin prensi olarak bilinmesine rağmen, Saint Augustine ve Kilise Doktorlarının bile nasıl belli pasajlarında Aristo’yu eleştirdiklerini bil. Diğer yandan görünüşe göre, filozofların tüm bu beyanları senin için imanın şartları halini almış, öyle ki asla yanılamayacaklarını düşünüyorsun. Bahsettiğin şairlere gelince, bunların pek çok konu hakkında kurgusal konuştuklarını ve çoğu defa sözlerinin alenen görüneninin aksini kastettiklerini bilmiyor musun? Senin de bildiğin gibi, şu kişi veya bu kişi tüm bunları, bir şeye kötü demekle esasen iyi ve tam tersini kastetmek anlamına gelen zıt anlam kullanma sanatına (antiphrasis) göre yorumlayabilir rahatça. Dolayısıyla sana bu isimlerin eserlerinden yararlanmanı ve onları kadınlara dil uzattıkları pasajlarda esasen neyi niyetlediklerini göz önüne alarak yorumlamanı öğütlüyorum. Belki de kendini Matheolus olarak adlandıran bu adam kendi kitabında tam da bu yöntemi amaçlamıştı çünkü içeriğinde asıl anlamlarıyla alınacak olsa saf sapkınlık sayılabilecek birçok şey var. Tanrı tarafından buyurulmuş saygın ve kutsal olan evlilik kurumuna karşı yapılan saldırılara gelince, sadece Matheolus’da değil, diğer yazarlarda ve hatta yazarının yetkinliği dolayısıyla üstün itibarı malum olan Romance of the Rose’da bile bu içeriğe rastlanır. Kadınların yükümlülük ve kusurları yüzünden bu kurumda bulunduğunu varsaydıkları ve iddia ettikleri fenalığın asılsızlığı tecrübeyle kanıtlanmıştır ve aşikardır. Çünkü bu otoritelerin iddia ettikleri gibi, işin doğası gereği karısına kendini suistimal etme ve aşağılama olanağını veren bir koca nerede görülmüş? Okumuş olduklarından bağımsız olarak asla kendi gözlerinle böyle bir koca göremeyeceksin. Bunlar beceriksizce renklendirilmiş yalanlar. Buradan hareketle, velhasıl, sana söylüyorum ki sevgili arkadaşım, bu safdillik seni bu türden fikirlere sürükledi. Kendine gel, algılarını iyileştir, kendine bu saçmalıklarla daha fazla sıkıntı verme. Çünkü biliyorsun ki, kadınlar hakkında böyle umumiyetle söylenen her kötü söz yalnızca onu söyleyenleri incitir, kadınları değil. 



...



* Mathieu of Boulogne, 13. yüzyıl Fransız din adamı ve şair. Evliliğin, kadınlar vasıtasıyla erkeklerin hayatlarını sefil kıldığını iddia eden antifeminist bir çalışma olan Lamentations adlı kitabın yazarı. Pisan’ın eline geçen kitap da budur. (ç.n)

** İncil'den bir söz kastediliyor. "Every matter must be established by the testimony of two or three witnesses." 2 Cortinthians 13:1 (ç.n)

*** Akıl (Reason) adını verdiği kadın konuşuyor. (ç.n)


16 Ağustos 2021 Pazartesi

Shakespeare ve Kral Lear'ı: Vadedilmiş Son

  Sene 2019 sonbaharı. Elime Hamlet'i ciddi akademik kuruntularla ilk alışım. Benedict Cumberbatch'i Hamlet'in giysilerine ne kadar yakıştırırsam yakıştırayım benim için tüm zamanların Hamlet'i, lifetime filmim There Will Be Blood yıldızı Daniel Day-Lewis olmuş. 1989 tarihli gösterinin güncel bir kopyasını bulabilmek için yana yakıla National Theatre arşivi karıştırdığım zamanlar. Biraz geçiyor, allı sarılı Laurence Olivier ile idare etme kararı alıyorum. Neden sonra Hamlet akademik bir evhamdan öteye, kişisel bir vehme dönüşüyor benim için. Elime orijinal metni aldığım ilk gün anlıyorum Hamlet'in "eli böğründe" bir genç olmadığını. Kaosa en yakışanın yine anadili olduğu fikrinde karar kılıyorum. İşte o gün diyorum tamam, Shakespeare'e Türkçe'nin serin, tasasız kıyılarından bakmayacağım. Ophelia'nın "su içen etekleri"* ve Kral Lear'ın "geniş etekli otlakları"** ifadelerinin halesi etrafında bir "etek" mitosu oluşuyor birden ki bu tabir Shakespeare'in bendeki nişanesi oluyor. Okuyacağınız makalenin çevrilişi de bugün, bir dili bilmekle çevirinin apayrı birer ilim olduklarının bilincinde oluşum ve olanca yeniyetmeliğime rağmen Hamlet'le başlayan bu müstehzi uğraşın şerefine, bu birkaç yüzyıllık Britanyalı eteğin yanı başına oturabileyim diye. 
                                                                                                             - S.Ş.

    Bu çeviriyi yaparken geçirdiğim süre boyunca, Lear'ın imgesine yakışır Ian McKellen gibi bir örneğe rağmen aklımda Cüneyt Gökçer'in Lear'ı vardı. Ruhu huzur bulsun.


Shakespeare ve Kral Lear'ı: Vadedilmiş Son

 

    Shakespeare’in Kral Lear’ı, Lear’ın, ölümünden önce krallığını üç kızı arasında bölüştürmeye karar vererek aile verasetinin*** doğal düzenini hiçe saymasıyla başlar. Tipik bir insan doğası örneği olarak Lear, büyük iki kızı Goneril ve Regan'ın dalkavukça yaltaklanmalarından etkilenirken dürüst ve müşfik kızı Cordelia öylece ortada bırakılır. Oyunda yer alan insan doğasının en dikkate değer yönü, Lear'ın iki kızı ve kocalarının ve elbette ki Edmund'un muzdarip olduğu açgözlülüktür. Lear'ın kendisi bile haris bir nedenle böler krallığını; her türlü sorumluluktan azade kral olmanın tüm ayrıcalıklarını sürdürecektir. Mülayim ve masum Cordelia’nın kız kardeşlerinin hainliği karşısında pek şansı yoktur. Oyunda “iyi olmak” ödüllendirilmez; bu da meydana gelen olaylarda Tanrı'nın parmağının olmadığı fikrine salar muhakememizi. Bunun yerine, neticeyi yöneten, en makbul niteliklerin hırs ve hile olduğu bir tür Darwinci doğal seleksiyon anlayışının olduğu doğadır.
Oyun, Hıristiyanlığın yükselişinden önce geçse de, Hıristiyan bir seyirci kitlesi için yazılmıştır. Birçok İngiliz protestan, Tanrı'nın herkes için bir planı olduğuna, evrende olan her şeyin belli bir sebeple gerçekleştiğine ve sonunda tümsel bir faydaya**** öncülük edeceğine inanıyordu. Ancak bu oyunda bu inancı bilhassa göremeyiz çünkü oyun sonunda Cordelia'yı kurtarmaya kafi gelmeyen Edgar'ın Edmund'u yenmesi dışında, iyinin kötülüğe galip geldiği bir mutlu son yoktur. Edgar'ın Edmund'u mağlup edişi, yalnızca üvey kardeş olmalarına rağmen İncil'deki Habil ve Kabil’i anımsatan bir kardeş katlidir özünde. Oyunda olanlar tümsel faydaya dönükmüş izlenimi bırakmazlar, oyun sonu itibarıyla artık kral ve tüm kızları ölüdür; İngiltere, Albany veya Edgar’ın kontrolü altına bırakılmıştır. Tersine, mutluluğu isteyen ancak bunu hak etmek için hiçbir şey yapmayan erkek ve kadınların açgözlülüğü aracılığıyla yön alır oyun. Oyunun trajik finali, kaos ve ölüm haricinde vadedilmiş bir sonu olmayan nihilist bir bakış açısı yansıtır.

Krallığını bölmekle Lear, kral olmanın tüm sorumluluklarından el etek çekmeyi, buna karşın tüm menfaatlerini elinde bulundurmayı diler. Bu, kızlarının sahip olduğu açgözlülükten ayrı bir açgözlülük formu olsa da yanlıştır şüphesiz. Bu gücünü elinde tutarak sürdürme arzusu, Lear’ın, Kent’i tahttan indikten kısa bir süre sonra sürgün etmesiyle açıklığa kavuşur: 

Beni dinle hain!
Ettiğin bağlılık yemini hakkı için dinle!
Değil mi ki bizi şimdiye kadar göze alamadığımız bir şeye, 
Sözümüzden dönmeye sürüklemek istedin,
Değil mi ki o aşırı gururunla kararımızla iktidarımız 
                                                                    arasına girdin,
Karakterimizin de, mevkiimizin de katlanamayacağı 
Böyle bir küstahlıkla bulunabilecek cüreti gösterdin,
(1.1.170-174) 

Lear’ın burada insan doğasını zikretmesi ironiktir*****, çünkü ölümünden önce krallığını bölüştürmekle var oluşun ve doğanın tabii düzenine karşı çıkan bizzat kendisidir. Cordelia’yı sürerek fıtri baba-kız ilişkisine aykırı düşer ve Kent’i krallıktan sürmek için artık elinde olmayan gücü kullanmaktadır. Lear, Goneril’e, topraklardan kendi payını verdiği esnada, krallığını tabiata ilişkin terimlerle betimleyerek hayli iştahını artırır kızının, “Bu sınırdan şu sınıra kadar olan toprakları,/ Gölgeli ağaçlıkları, zengin ve bereketli ormanları, / Gürül gürül akan ırmakları, geniş otlakları,” (1.1.63-65) Bu aynı zamanda onun doğa ile olan ilişkisi ve doğaya hakimiyetini de gösterir. Tüm bu cömert tabii kaynakları betimleyişi, Goneril ve Regan’ın ağızlarını daha fazla sulandırır yalnızca ve alacakları topraklardan daha büyük bir pay kazanmak emeliyle birbirlerinin üstesinden gelmek için komplolar tasarlamalarına yol açar. Cordelia, kız kardeşlerinin yaptığı suretle babasını pohpohlamayı reddettiğinde Lear, kızını krallıktan sürmek adına bir kez daha doğaya başvurur,  “Güneşin kutsal ışınları üstüne,/ Hekate’nin ve gecenin gizli törenleri,/ Yaşama, ölüme hükmeden yıldızların etkileri üstüne/ Yemin ederim ki, bugün burada/ Tüm babalık haklarını, aile ve kan bağını yok sayıyorum,” (1.1.109-114) Burada Lear, öz kızıyla bağlarını kopararak doğaya, kendisiyle eş zamanlı olarak onu reddetme çağrısında bulunur. 

Doğa bu oyunda genellikle kişileştirilir; Lear’in dünyasındaki bir pagan tanrısıdır o. Kent’in sürülüşünden sonra Lear, Cordelia’yı “Doğanın bile yaratmaktan utandığı bir alçak” (1.1.215-216) olarak niteler. Şu var ki bu bağlamda, Doğa'nın utandığı biri olmak o kadar kötü bir şey midir? Lear’ın dünyasında doğa, aynı zamanda Lear’ın içsel karmaşasını da yansıtan kaotik bir fırtına içerisinde görülür. Merhametli veya bağışlayıcı değildir; Cordelia gibi insani duyguları yoktur onun. Cordelia, babasının egosunu göklere çıkarmayı ve kimin babasını daha çok sevdiği gibi gülünç konular üzerine tartışmayı reddederek dürüstlüğün safını seçer. Doğada hayatın amacı, hayatta kalma ve canlı türlerinin sürdürülmesidir ve bu da hem Goneril hem de Regan’ın yaptığı gibi kendine fayda sağlamak için neye mal olursa olsun, ne gerekiyorsa yapmak anlamına gelir. Ancak Cordelia, refah ve zenginlik yerine dürüstlük ve sevgi gibi hakiki insani şeylerin yanında durarak kendini bundan ayırır. 

Lear’ın atıfta bulunduğu Doğa, Edmund’un bağlılık yemini ettiği doğa ile aynıdır. Edmund, kardeşi Edgar'ın meşru mirasını almaya çalışarak toplum tarafından kararlaştırılmış mevcudiyetin doğal düzenini görmezden gelir. Gloucester’in ikisini de aynı oranda sevdiğini iddia etmesine rağmen Edmund yine de adam yerine konmadığını hissetmektedir. Kendisine ait olduğuna inandığı şeyi alma arzusunda, insan yasaları ne derse desin kardeşini alt etmek ve meşru mirasını almak uğruna, dalavere becerilerini kullanarak daha ilkel bir yol tutar. Kötü niyetlerinden haberdar olduğumuz monoloğunda doğaya şöyle hitap eder: 

Ey doğa, tanrıçam sensin benim:
Ben senin yasalarının kulu kölesiyim.
Bir kardeşten on, on beş ay sonra doğdum diye
Niçin göz yumayım o baş belası göreneklerin 
                                                                 bana kıymasına?
Niçin izin vereyim beni mirastan yoksun bırakan
İnsanların o eleştiren bakışlarına?
Piçmişim, sefilin, alçağın biriymişim, ne hakla?
(1.2.1-6) 

Edmund var oluşun doğal ilerleyişini ve hayatta niçin bu çirkin durumun kendisine olduğu gibi kabullendirildiğini sorgular. Daha sonra babasını Edgar'ın onu öldürmeye çalıştığı fikrine iter ve bunu duymakla Gloucester öylesine üzülür ki bu defa onu doğayı sorgularken buluruz: 

Şu son günlerdeki güneş ve ay tutulmaları hiç de hayra alamet değil. Gerçi bilimsel düşünce bu doğa olaylarını şu ya da bu nedene bağlıyor, ama insan doğası yine de bu tutulmaların ardı sıra gelen belalardan yakasını kurtaramıyor. Sevgiler soğuyor, dostluklar parçalanıyor, kardeşler bozuşuyor; kentlerde ayaklanmalar, ülkede anlaşmazlıklar çıkıyor; sarayda ihanet; baba ile evlat arasına kara kedi giriyor. (1.2.106-112)

Edmund’un planı, mektubunu Cornwall'a teslim ederek babasına ihanet etikten sonra meyvesini verir. Gloucester kör olduktan sonra, Edmund, Gloucester Dükü yapılarak entrikaları karşılığında ödüllendirilmiş olur. Bu durum ise doğal toplumsal düzenin daha hayvanî bir düzen karşısında mağlup olduğu fikrini beraberinde getirir. Lear, insanın fuzuli şeylere olan açgözlü iştiyakına atıfta bulunarak "En sefil dilencinin bile/ İhtiyacından fazlası bulunur çıkınında./ İhtiyacı olandan fazlasını vermezsen doğaya,/ Hayvanınkinden farkı kalmaz insan hayatının da.” (2.4.266-269) derken insanî ve hayvanî düzenin ayırdına varır açıkça. Goneril ve Regan’ın vahşi şehvetleri ise sadece güç değil, Edmund uğrunadır da. Ölümlerine yol açan şey aralarında alevlenen kıskançlıktır. Doğal düzen, toplumsal anlamda, kız kardeşlerin ölümüyle ve aynı zamanda Edgar’ın, Edmund'u düelloda alt ederek meşru mirasını geri aldığında yeniden kurulur. Bu, oyun boyunca İngiltere’yi tahrip ededuran doğaya karşı kazanılan ufak bir zaferdir. İnsanlık hala doğaya karşı bu savaşı kaybetmekte çünkü ilahî yönetme hakkına sahip olan meşru kral artık ölüdür; kızları da öyle. 

Cordelia, kız kardeşleri gibi açgözlü bir varlık değildir; ancak insan yasaları söz konusu olduğunda, gidişatın "doğal/kurulu" düzenine bağlıdır. Babasına “Kız kardeşlerim yalnızca sizi sevdiklerini iddia ediyorlarsa,/ Niçin kocaları var?” (1.1.99-100) diye sorar. Shakespeare’in yüzyılı, kadınların evlendikten sonra kocalarının malı haline geldikleri bir zaman dilimiydi; bu yüzden Goneril ve Regan'ın babalarını her şeyleriyle, sahici olarak ve yalnızca onu sevmelerinin mümkünatı yoktu. Cordelia’nın babasına olan sevgisini asıl kanıtlayan şey ise, sarf edilen olanca sert söz ve üzerine hükmü verilen sürgünden sonra babasını gözetmek adına İngiltere’ye geri dönüşüdür. 

Lear, insan doğasını sık sık hayvan doğasının terimleriyle betimler. Babası ve maiyetindeki şövalyelerine karşı pek az sabredebilen Goneril, onları sarayından uzaklaştırır. Lear, “Yalan söylüyorsun, iğrenç leş kargası!” (1.4.262) seslenişiyle bir yırtıcı kuş ile kıyaslar kızının karakterini. Kızının yalanlarıyla öyle alt üst olmuştur ki Lear, kızını kısırlaştırarak verimsizleştirmesini diler doğadan ve İncil'deki, insanın cennetten düşüşüne ön ayak olan yaratığa benzetir onu, “Bu kadın o zaman, evlat nankörlüğünün bir yılanın dişinden/ Ne kadar daha keskin olduğunu anlasın!“ (1.4.287-288) 

Goneril'i, (Regan) “tırnaklarıyla yüzer, paralar senin şu kurt suratını" (1.4.307) dediğinde yırtıcı bir hayvana benzetir bir kez daha.  Lear'ın gözünü açtığı ve kullanıldığını, gücünün yağmalandığını fark ettiği, meselenin özüne sahiden varılan yer bu karşılaştırmalardır.  

Hem Goneril hem de Regan'ın kendisi ve maiyetindekilerin konaklamalarını reddettiğini gördüğünde, doğrudan doğruya kendisi bir hayvanın seviyesine inmiştir çünkü geriye hiçbir şeyi kalmamıştır kralın. Bir kez daha doğa ve yeryüzüne atfen “Sizi canavar cadılar sizi!/Öyle bir öç alacağım ki ikinizden de,/Bütün dünya-evet öyle şeyler yapacağım ki-/Daha bilmiyorum ne yapacağımı ama/Dehşetten sarsılacak bütün dünya!/Ağlayacağımı sanıyorsanız, aldanıyorsunuz./Hayır ağlamayacağım.” (2.4.280-285) demekle yerine getiremeyeceği bir intikam vadeder; çünkü kız kardeşler cezalarını kendi elleriyle bulurlar. 

Kral ağlamayabilir; ama sanki sözleşmişçesine onun iç ıstırabını yansıtan bir fırtına ve curcuna oluşturarak doğa, onun yerine ağlamaktadır. Tıpkı insan dünyasında olduğu gibi doğada da kaos vardır; krallık karmakarışıktır ve Lear kırsalda dolaşmaktadır amaçsızca. Tek umut ışığı Cordelia'nın dönüşüymüş gibi görünse de tam anlamıyla böyledir denemez çünkü Cordelia, Fransızlar’ı beraberinde getirir ki bu, seyircilerden destek görmesi beklenilmedik bir vaziyettir. 

Doğayla kurulan bağlar, trajik sona kadar sürer. Albany, zamanın geçişi ve karısının sadakatsizliğini keşfedişiyle Lear'ın safına karşı daha olumlu duygular besler hale gelir. Goneril’e “yaldızlı yılan” (5.3.86) diyerek Albany de onu bir yılanla kıyaslamış olur böylece. Yılan, nasıl ki insanın İncil’de bahsi geçen cennetten düşüşünün aracı idiyse, Goneril de Lear’ın İngiltere’sinin yıkımında rol oynamıştır. Aristoteles, trajedilerin başrolde, hayranlık uyandırıcı fakat bununla birlikte kusurlu bir karakter gerektirdiğini söyler; ****** oyunda Lear’ın bu açından kendini affettirebildiği çok az şey var. Fırtınada geçirdiği süre, nerede yanlış yaptığını anlamasına fırsat verir fakat sebep olduğu şeyleri değiştirmek için çok az şey yapar. Mesuliyet gerektirmeyen monark gücüne karşı duyduğu doyumsuz arzusudur krallığı kaosa batıran. Diğer pek çok Shakespeare trajedisinde olduğu gibi, ancak çoğu ana karakterin ölümüyle üstesinden gelinebilecek bir kaostur bu. Cordelia bile açgözlülüğün yayıverdiği bu doğal düzene kurban gider. Kendisini çevreleyen kötülüğe karşı yenilen iyiliğin bu dünyada yeri yoktur. Bu kaderci bakış açısı başlı başına trajik olmasına rağmen Lear’ın kollarında Cordelia’nın zayıf bedeni ile görünmesi hepsinden daha trajiktir. Lear, yeryüzüne dair kasvetli nihilist görüşünü şu sözlerle özetlemiş olur, “Ben çok iyi anlarım bir insanın yaşayıp yaşamadığını./Öldü diyorum size tıpkı bir toprak gibi.” (5.3.265-266) Ne ahirete dair ne de gelecek adına taşınan umutlar hakkında tartışmalar duyarız; hepi topu budur. 

Bu akıbetteki trajedi öylesine içe işleyicidir ki sonraki prodüksiyonlar, finalin fazla depresif olduğu gerekçesiyle sonu değiştirirler. Lear ve Edmund'un o kadar inandığı doğaya, yeryüzüne geri dönmek dışında insan yaşamının hiçbir amacı veya anlamı olmadığını öne sürer oyun. Bu oyunda adil ve müşfik Hıristiyan Tanrısı yoktur; onun yerine amansız Doğa vardır. Cordelia gibi erdemli bir hayat yaşamak sizi kız kardeşleriyle aynı akıbete sürükler yalnızca; ölüme. 


———————


* Hamlet - 4. Perde / 7. sahne, 156-158a, Till that her garments, heavy with their drink,/ Pulled the poor wretch from her melodious lay/ To muddy death. (Su içip ağırlaşınca etekleri/ Kesip zavallıcığını güzelim tatlı sesini/ Ölüm çamurlarına batırmışlar Ophelia'yı.)
** Kral Lear 1.1.63-65 "wide-skirted meads"
*** Burada geçen "miras" sözcüğü ile bir bakıma "aile rolleri" kastedilmekte.
**** "Greater good" Türkçeye çevrilişi tartışmalı bir ifade denebilir. Kısaca, bir azınlıktansa "çoğunluğun yararına olan şey" olarak açıklanabilir.
***** Özdemir Nutku'nun, metinde geçen "nature" kelimesini "karakter" olarak çevirmesine binaen, makale yazarının "nature" terimini seçişi ile insan doğasını kastettiğini düşünmek yanlış görünmüyor.
****** Aristoteles'in, "trajik kahraman"ın taşımasını zorunlu tuttuğu özellikler kısaca: Doğuştan gelen asalet ve bilgelik, karakterin bilinçli seçimiyle yapılan bir eylemden kaynaklanan trajik hata, bunun sonucunda karakterin hayatında yaşanan büyük değişim ve bu değişimin karakterin yaşanmasına neden olduğunun anlaşılması.

Ayr. Bahsini ettiğim farkındalığı yaşadığım sahne için bkz: Prd 1, Sahne 5. 172-187 satırlar.

Makale içerisindeki Shakespeare'e ait metinler, Özdemir Nutku çevirisinden alınmıştır.


Mevlid Bizim Neyimiz Olur?

Kandilin verdiği duygu yoğunluğunun etkisiyle Google haritalara girmiş, Süleyman Çelebi'nin türbesi civarında geziniyordum. Fotoğrafın b...